Tutuklu bulunan HDP eski Milletvekili ve aynı zamanda HDP eski Grup Başkanvekili İdris Baluken, 1+1 Forum'dan İrfan Aktan'ın sorularını yanıtladı. Baluken, çözüm sürecini, HDP'nin... Baluken: ‘Ya temel politikalar ya da iktidar değişecek’
Baluken: ‘Ya temel politikalar ya da iktidar değişecek’ Baluken: ‘Ya temel politikalar ya da iktidar değişecek’

HDP eski Milletvekili ve aynı zamanda HDP eski Grup Başkanvekili İdris Baluken, 1+1 Forum’dan İrfan Aktan’ın sorularını yanıtladı. Baluken, çözüm sürecini, HDP’nin uğradığı baskıları, romanlarını ve sağlık durumunu değerlendirdi.

1+1 Forum’da yayınlanan yazının tamamı :

4 Kasım 2016 tarihinde partisinin Ankara’daki genel merkezinde gözaltına alınıp daha sonra tutuklanan HDP eski grup başkanvekili ve Bingöl milletvekili İdris Baluken üç yıldır dört duvar arasında. Çözüm sürecinin en önemli aktörlerinden, HDP İmralı Heyeti üyesi olan Baluken aynı zamanda bir hekim ve artık romancı. Cezaevindeyken iki romanı yayınlanan Baluken yazmaya, üretmeye devam ediyor… 16 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılan ve Ankara Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan Baluken’le avukatları aracılığıyla konuştuk, çözüm sürecinde tanık olduklarını, tutuklanma süreçlerini, hapishane koşullarını ve hapiste yazmayı sorduk…

2013-2015 çözüm sürecinde, HDP’nin İmralı heyetinde yer alan isimlerinden biriydiniz. Bugünden baktığınızda çözüm sürecini nasıl tarif ediyorsunuz? Sizce AKP neden böyle bir süreci başlattı? Hedefi neydi?

İdris Baluken: Çözüm sürecine bugünden bakışımla dünkü bakışım arasında herhangi bir fark yok. Yola koyulduğumuzda toplumsal zemini toprağa, yürüttüğümüz çalışmaları da barış tohumlarına benzetegeldik. Serptiğimiz tohumların o toprağa oldukça yabancı olduğunun bilincindeydik. Nasıl olsa yeşermez kolaycılığına kaçmadan emek harcamayı, ter akıtmayı, insani ve ahlâki bir gereklilik olarak belledik. Nitekim çabalar ve çalışmalar yoğunlaştıkça toprakla tohum arasındaki yabancılık azaldı. Yeşermeye dair inanç ve umut gelişti. Barış sürecine olan toplumsal destek yüzde 70-80 düzeylerine kadar ulaştı. Binlerce insanın yaşamı kurtuldu, binlerce ocağın acıyla dağlanmasının önüne geçildi. Toplumsal ve siyasal yaşamdaki pek çok rahatlama ve kazanım alanlarını da sıralayabiliriz. Bunların her biri oldukça değerliydi ve kanımca tarihe de öyle kaydedildi. Meseleye AKP’nin ya da devletin niyeti üzerinden yaklaşmayı hiçbir zaman doğru bulmadık.

Neden?

Çünkü dünyadaki benzer örneklerde de, masaya gelen iktidarların bir elinde çözüm planları görünürken, diğer elinde de tasfiye planlarının saklandığını biliyorduk. Fırsatını yakalar, punduna getirirlerse iktidar ya da devletler ânında çözümden tasfiyeye atlamaya hazır bekler. Hüner odur ki, onlara bu fırsat verilmesin. Bu konuda, bize destek olması gereken birçok çevre, bu sorumlulukla yaklaşmak yerine AKP endeksli bir bakış açısıyla sorumluluktan kaçtılar. Sığ ve yüzeysel değerlendirmelerle, sürecin geleceği ile ilgili inisiyatifi AKP’ye bıraktılar.

İşin içine rejim değişikliği hesapları, Rojava ve Suriye’deki gelişmelerle ilgili neo-Osmanlıcı hezeyanlar karışınca, AKP masayı devirmekte bir beis görmedi. Her şeye rağmen ben ekilen tohumların kıymetli olduğuna, üzerine çamur ve balçık yığılmış olsa dahi er ya da geç yeşereceğine inanıyorum.

O dönemde Kürt hareketinde hâkim olan düşünce neydi gerçekten? Bu süreçten sağlıklı bir müzakerenin çıkacağı düşüncesi var mıydı? Yoksa iki taraf için de bir tür zaman kazanma dönemi miydi?

Bütün zorlu yolculuklar ilk adımda başlar. O adıma kadar sayısız kaygı, şüphe, muhakeme, değerlendirme süreçleri yapılır, olmadık git-geller yaşanır. Ancak adımı attığınız an, tüm bu süreçlerin geride bırakıldığı, yolculuğa duyduğunuz inancın ve amaca olan bağlılığınızın ilan edildiği andır. Hayatın her alanı için bu tespit geçerlidir. Kürt hareketi de çözüm sürecine dair ilk adımları attığı anda bu yola biçtiği anlamı bütün dünyaya ilan etmiş oldu. Bu tarz süreçlerin kısacık zaman dilimlerinde sorunsuz, hasarsız, badiresiz sonuçlanacağını konuyla ilgili az buçuk bilgisi olan hiç kimse beklemez. Muhtemeldir ki, taraflar da böylesi gerçekçi olmayan beklentilere girmez. Devasa ve kanayan bir toplumsal yarayı iyileştirme çabası ya da arayışından bahsediyoruz. Burada en fazla ihtiyaç duyulan şey, emek ve zamandır. Dolayısıyla kimilerine zamana yayma, zaman kazanma gibi görünen şey, aslında sürecin olağan akışıdır. Basit bir kan davasını bile barıştırmak çoğu zaman yıllara yayılan bir çaba ve zamanı gerektiriyorsa, Kürt Meselesi gibi ağır bir sorunun çözümünün hangi zamansal kesite ihtiyaç duyduğunu düşünmek gerek. Kürt halkında ve Kürt hareketinde silahsız bir çözüme dair güçlü bir iradeyi net olarak gördüğümü belirtebilirim.

Hükümet ve PKK arasındaki müzakerelere katılmış biri olarak Kürt sorununda silahsız çözümün imkânı var mı gerçekten? Ne olursa bu yol açılır?

Kürt Sorunu eninde sonunda masada ve demokratik yöntemlerle çözülecektir. Buna inanıyorum. Dünyanın hiçbir yerinde sorunlar masaya ilk gelişleriyle birlikte çözüme ulaşamamıştır. Masanın devrilme ve yeniden kurulma gerçekliğini bu tarz süreçlerin yadsınamaz devinimi olarak görmek gerek. Silahlar konuştukça, insanların ve siyasetin sesi kısılır, acılar artar, bedeller katlanır. Öyle bir noktaya gelinir ki, insanları ve siyaseti susturmak mümkün olmaz. Bu aşamadan sonra süreç tersine işler ve siyasetin çözüm arayışları yoğunlaşır. Kürt Meselesi özelinde yapılması gerekenler o kadar da zor değildir. Anadil üzerindeki baskıların kaldırılması başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklere dair yasal ve anayasal değişikliklerle iklim bir anda değişebilir. Gerisi çorap söküğü gibi gelir. İmralı’daki deneyimlerimiz ve orada kat edilen mesafe, silahsız bir çözüm için yapılması gerekenler hakkında yeterince fikir veriyor kanaatindeyim. Sahaya silah sürmek yerine İmralı’ya akıl yığmak, çözüme giden yolun kapısını aralar.

Çözüm sürecindeki en önemli kırılma ânı hangisiydi sizce?

7 Haziran seçim sonuçları ile SuriyeRojava özelinde Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler en önemli kırılma anlarıydı. Detaylarını birçok kez paylaştığımız için burada yinelemiş olmayayım.

HDP’nin tutuklanmanızdan sonraki süreçte yürüttüğü veya yürütmeye çalıştığı siyaseti nasıl görüyorsunuz? Yedi yaşını dolduran HDP’nin eksileri ve artıları neler?

Bu kadar ağır saldırı altındayken, HDP’ye bir fiske sallanması dahi zorumuza gidiyor açıkçası. O nedenle HDP’nin yaptıkları ve yapamadıkları sorunuzu karşıt birkaç soruyla yanıtlamak isterim. Demokratik değerlerin geçerli olduğu dünyanın herhangi bir ülkesinde, legal bir siyasi partiye bu düzeyde yönelmiş bir baskı ve saldırı örneği var mı? Bunca saldırıya rağmen bırakalım HDP gibi siyasi gücünü korumayı, varlığını devam ettirmeyi başarmış bir parti var mı? Aynı saldırı dalgasının içeride AKP, CHP ya da başka bir partiye yönelmiş olduğunu bir anlığına aklımıza getirelim, bu durumda o partilerden geriye bir şey kalır mı?

Demem o ki HDP’yi değerlendirirken ya da eleştirirken insaf ve vicdan kriterlerini gözardı etmemek gerekir. HDP’nin de ne yapıp edip ivedilikle kendini halklarımıza Üçüncü Yol olarak kabul ettirmesi, bu doğrultuda siyaset ve söylem geliştirmesi gerekir. Üçüncü Yol olarak gelişme zeminini genişlettiğiniz anda etkin siyasi pozisyon kendiliğinden gelir. Bugün size vebalı muamelesi yapanlar, yarın kapınızda sıraya girmek için yarışır.

Haksız bir yargılama sürecinden sonra diğer Kürt siyasetçiler gibi ağır bir dönemden geçiyorsunuz. Bu dönemi kendi kişisel hayatınız açısından nasıl tarif ediyorsunuz?

Demokrasi, barış ve özgürlük adına ödenmesi gereken bir bedeli ödüyoruz. Maalesef yaşadığımız coğrafya ve topraklar, demokratik ve insani değerleri kendiliğinden sunma hünerini gösteremedi hiçbir zaman. Mücadele ve emekle beraber bedel istedi. Aksi olmasını hepimiz isterdik. Ancak bu gerçeklik var diye de o kutsal değerlerden vazgeçemezdik. Bu yönüyle, kişisel sıkıntılardan çok, genelde yaşanan sıkıntılarla ilgiliyiz. Tutuklanmamızın üzerinden üç yıl geçmesine rağmen, ülkenin temel sorunlarının çözümü şöyle dursun, daha da katmerleşmiş olması bizim için acı ve sıkıntı kaynağıdır. Çözümü, kendi durumumuzdan çok, bütün toplumun rahatlaması açısından önemsiyoruz.

Cezaevinde iki roman yazdınız, Üç Kırık Dal ve Oko Dipnot Yayınları’ndan çıktı. Yazım süreci cezaevi hayatını daha mı katlanır kılıyor? Nasıl bir etkisi var?

Gerçek hayattaki sınırlamaların ve kısıtlamaların hiçbiri, zihinsel dünyanızdaki sonsuzluğa ve coşkunluğa kâr etmez. Orada duvarların, parmaklıkların, kapıların soğuk ve eğreti hükümleri geçmez. Duygu, düşünce, düş gücü ve hayaller aracılığıyla yeni arayışlar başlar, adeta yeni yaşamlar kurulur. Yazı, işte bu arayışların ve kurulan yeni yaşamların kalıcılaşmasını sağlar, paylaşılmasına vesile olur. Bu yönüyle, yazmak hapishane koşullarına karşı direnmenin, yenilenmenin ve üretmenin eşsiz duygusunu verir insana. Hapiste, hiçbir şey yazmak kadar insanı ferahlatıp rahatlatamaz.

Son romanınız Oko’da bir köpeğin gözünden ezilenleri, dışlananları ve görünmez kılınmak, yok edilmek istenen sokak köpeklerini anlatıyorsunuz. Romanın finalini açık etmeyelim ama, Oko ve yoldaşı köpekler açısından kurtuluşun yolunu kendi direnişleri kadar “iyi insanların” dayanışması da açıyor. Oko’da aslında Kürtlerin mücadelesini mi anlatıyorsunuz?

Oko, Kürtlerin ve ezilen halkların yaşanmışlıklarına dair birçok hususu ortaklaştırmış olsa da, doğadaki bütün canlara dair kaygısını ifade etmeye çalışıyor. Meramını, topyekûn bir sömürü sisteminin sorgulanması ve yüzleşme çağrısı üzerine kuruyor. Bu açıdan ona sınır çizmek istemem.

Neden dünyaya, ezilenlerin mücadelesine bir köpeğin gözünden bakmayı tercih ettiniz?

Çünkü bunu yapanların sayısı azdı ve bana göre önemli bir ihtiyaçtı. Ayrıca kendimi bildim bileli, insanlığın gözünde hep kalın bir kan perdesi görmüşümdür. O perdeyi sıyırıp yaşama bakınca neler göründüğünü merak ettim. Karşıma çıkan şey, maalesef değişmedi. İnsana ait kanlı büyük günahlar öylece önüme seriliverdi.

Romanınıza ne tür eleştiriler geldi?

Dışarıda kitap hakkında çok kıymetli ve güzel yazılar yazıldı. Çoğunu okuma imkânı buldum ve mutluluk duydum. Aracılığınızla, bu kadar ağır bir süreçte, bu hususta paylaşım ihtiyacı duyan, emek harcayan herkese teşekkürlerimi sunmak isterim. Aynı şekilde mektup aracılığıyla da düşüncelerini paylaşan epey arkadaş oldu. Dikkatimi en fazla çeken şey, ilk kitabım Üç Kırık Dal ve Kemal Varol’un Haw kitabı ile yapılan kıyas ve özdeşleştirmeler oldu. Her iki durumdan da hoşnut kaldım. Cezaevindeyken yazışarak tanıştığım şair dostlarımdan biri Oko’nun kendisine “Yaşasın hayal!” dedirttiğini yazmıştı. Önemsediğim bu sloganı paylaşmadan geçmek istemedim. Olumsuz eleştiriler, sanırım hapishanede olduğum için gösterilen duyarlılığın gereği olarak bana pek ulaşmadı.

Uzun bir süre sağlık sorunları yaşadınız, bir ameliyat geçirdiniz. Bir hekim olarak sağlık durumunuzu nasıl görüyorsunuz? Cezaevi koşulları sağlığınız üzerinde nasıl tesirler yaratıyor?

Hapishanede koşullar sağlık açısından oldukça zorlayıcı. Çünkü biyolojik, psikolojik ve sosyal bir varlık olan insan organizmasını tümden hedef alan bir sistem var. Gayri insani ve gayri ahlâki bir sistem. Bedenen ve ruhen çökertmeyi, hiçleştirmeyi esas alıyor. O nedenle burada her alanda olduğu gibi sağlığa da ayrıca odaklanmak gerekiyor. Ben ameliyat yarasıyla tecrit koşullarına getirildim ve insani olmayan transport koşullarından ötürü fizik tedavi sürecini kabul etmedim. Neyse ki, hekimlik bilgi ve deneyimlerimle kendi yaşadığım sıkıntıları bir şekilde hallediyorum. Ancak ağır düzeyde olan hiçbir hasta tutsağın bu koşullarda kalmaması gerektiğini, kamuoyunun hasta tutsaklar ve insani koşullarda tedavi hakkı ile ilgili duyarlılığı yükseltmesi gerektiğini, bir hekim olarak bir kez daha hatırlatmak isterim.

Mutlak tecrit ve kapatılmışlık duygusu başlı başına bir stres kaynağıdır. Stres ise bedensel ve ruhsal sağlığın en büyük düşmanıdır. Hapishane koşulları, sürekli acı ve sıkıntı üreterek insana, insanlığa dair her şeyi ortadan kaldırmayı amaçlar. Ne var ki, insanın ve insanlığın yaratıcı gücünün tam da bu koşullarda boy vereceğini hesaplamaz. Acının ve sıkıntının hayatın bir parçası olduğunu gözardı eder. Böyle olduğu için insanlığa dair değer yaratan insanların çoğunun yolunun, hayatının bir döneminde muhakkak ki hapishaneden geçtiğini fark etmez. Demem o ki, bedensel ve ruhsal olarak çökertmeyi esas alan bu sistem, bedeni ve ruhu duvarlara sığmaz nice insanın yetişmesini de beraberinde getirmiştir. Hapishanenin kendisi, bedensel ve ruhsal sağlığın kıyıldığı bir mezbahaya benzetilebileceği gibi, tersinden olgunlaştıran bir akademi işlevi de görebilir. Dayatılan koşullardan çok, onlara karşı bireyin konumlanışı asıl belirleyicidir.

Son yerel seçimde Kürt kentlerinde HDP’nin oylarında düşüş, AKP’nin oylarında artış görüldü. Türkiye’nin batısında ise HDP oylarında artış oldu. Bu farkı nasıl açıklamak gerek?

Kürt kentlerindeki seçim koşullarını ve iktidar tarafından devreye sokulan birtakım ayak oyunlarını hesaba katmadan yapılan değerlendirmelerin doğru olmadığı kanaatindeyim. Seçmen kayıtlarının silinmesi, polis ve asker hareketliliği üzerinden seçmen kaydırma işlemleri, sandık taşınması ve sandık görevlilerinin belirlenmesi ile ilgili yapılan yasal ve idari düzenlemeler, aklıma ilk çırpıda gelen müdahalelerdi. Keza, çatışma ortamının getirdiği demografik değişimi, kırsal kesimlerde daha çok görülen baskı, tehdit, şantaj yöntemlerini görmezden gelmemek gerekir. Devlet olanaklarının siyasi iktidar lehine nasıl kullanıldığını ise bütün ülke biliyor. Kısacası HDP bölgede AKP ile değil, bir blok olarak karşısına getirilen bir sistem ile yarışıyor. Bölgenin tümünde, seçmenin iradesini sandığa yansıttığı koşulları batı illeri ile kıyaslamak mümkün değildir. HDP seçmeninin batıda daha rahat bir şekilde iradesini sandığa yansıtmasını bu bağlamda ele almak gerekir. Yerellerde aday belirleme süreçlerinde yaşanan birtakım yetersizlikleri ya da seçim çalışmalarında halka ulaşma düzeyinde ortaya çıkan sorunları tabii ki aklamıyorum. Bu ve benzeri hususları parti organları muhakkak değerlendiriyordur. Her şeye rağmen HDP, yerel yönetimler seçimlerinin tartışmasız en güçlü belirleyeni olmuş, etkin bir siyasi gücü açığa çıkarmıştır. Önemli olan, bu gücü doğru ve ilkeli bir şekilde kullanabilmektir.

Cezaevinden bakınca Türkiye’nin yakın geleceğinde neler görüyorsunuz?

Eskiden devlet ve hükümet politikaları öngörülebilirdi. Bu öngörüler doğrultusunda sağlıklı değerlendirmeler yapılabilirdi. AKP iktidarı döneminde bu durumun ortadan kalktığını söyleyebiliriz. Ne verili duruma bakarak ne de Erdoğan ve diğer yetkililerin söylemlerine dayanarak çözümleme yapmanın imkânı yok. Bir söylemi diğeriyle çelişen, dün söylediğini bugün inkâr eden, iktidarı ve çıkarı dışında hiçbir şeyi öncelemeyen Makyavelist bir tutum var karşımızda. Temel politikalarda ve çıkar ortaklığında ise her an 180 derece çark edebilecek bir potansiyele sahipler. Yine de tüm bunlardan azade olarak AKP’nin savaş politikalarının bölgesel istikrarsızlığı artıracağını, ekonomik krizi derinleştireceğini, rejim değişikliği ve erken seçim tartışmalarını önce çekeceğini belirtebiliriz. Keza, aynı bakış açısıyla diplomatik ve siyasi alanda, uluslararası platformlarda daha fazla tecrit ve yalnızlaşma durumu söz konusu olabilir. Ya temel politikalarda değişiklik ya da iktidarın değişimi ile ilgili bir yol ayrımına gelineceği kanaatindeyim. Son yerel seçim sonuçlarına bakarak dahi bu çıkarsamayı yapmak mümkün.

HDP Genel Merkezi önünde gözaltı aracına bindirilirken bir polis memurunun elini başınızın üstüne koymasına gösterdiğiniz sert tepki hafızalarda. Hafızalara kazınan bir başka görüntü ise, rahmetli Orhan Doğan’ın DEP milletvekiliyken benzer bir şekilde gözaltı aracına bindirilmesiydi. Gözaltına o şekilde alınmak istenirken aklınızdan ne geçmişti?

O an aklımdan geçenler, şu anda da değişmedi. Yirmi iki yılda dünyada sınırlar, sistemler, düzenler değişti. Ülke içinde köprünün altından onca sular geçti, ancak karşımızdaki zihniyet tüm bunlara karşın değişmedi. O görüntünün özü, ruhu bence buydu. Gerisi, zaten olması gerekendi.